Karalamalar

Hamilelik ve Lohusalık Fiyaskoları

Hani elinizde çift çizgi olan bir çubukla, ağzınız kocaman açık kalakalırsınız ya, bariz işte hamilesinizdir; siz daha olayın şokunu atlatamadan o andan itibaren çevrenizde, sağınızda – solunuzda her kim varsa, doğum yapmış olsun, olmasın, her yaş kesiminden hemcinsiniz size akıl vermeye çalışır, verilen tavsiyelerin ardı arkası kesilmez. İçlerinden kayda değer, dikkate alınabilecek şeylerin varlığı yadsınamaz olsa da dışarıdan gelen kulaktan dolma bu söylemlerin çoğu felaket tellalcılığından öteye gitmez çoğunlukla; sizi de eğer ilk hamileliğiniz ise zaten içinde bulunduğunuz sürecin bilinmezliği ile iyice kaosa süreklerler. O yüzden, eğer bu satırlarımı okuyan anne adayı ya da taze anne birileri varsa orada, gerçekten dostça yapılan, iyi niyetinden emin olduğunuz tavsiyeler dışında yazılan, çizilen tüm kötü senaryolara toptan kulaklarını tıkamaları, gülüp geçmeleri; çünkü her insan birbirinden farklı ve kimsenin hamileliği bir diğerine benzemiyor. Hatta duyduğum kadarıyla aynı kişinin bile geçirdiği birden fazla hamilelik birbirinden çok alakasız olabiliyor-muş. Son satırı kendim deneyimlemediğim için -muş diyorum…

Tanısan Çok Seversin Belki de : )

Blog yazmaya yeni başladığım dönemlerde adım ne olsun diye çok düşünmüştük eşimle; kısa – vurucu – akılda kalıcı – beni yansıtan birşey olmalıydı. Günlerce gerek konuşarak, gerek SMS atarak birbirimize, eşimle beyin fırtınası yapmıştık. Sonra bir gün eşim “Demetoloji” ismini sms attığında o isme vurulmuş, başka da birşey düşünemez olmuştum. Beni daha iyi yansıtan başka bir kelime olamazdı çünkü; hem tek bir konuya hitap etmemesi, hem de benim adımı barındırması içinde, çok sempatik gelmişti. Hatta alan adımı hemen alıp sırf bu uğurda Wordpress kullanmayı öğrenmiştim; ki emekleme dönemleri çok sancılıydı – şu Blogger yasaklarının olduğu günlere tekabül eder… O zamanlar diğer sosyal medya kanalları çok da yaygın değildi, akıllı telefonlar bile o kadar çok kullanılmıyordu ki… Böyle de anlatınca çok eski bir zamandan bahsediyor gibi oldum ama biz blog yazarları yediğimiz – içtiğimiz, yaptığımız – ettiğimiz, kimilerinin ne giydiği daha o gün eve gidip üstündekileri çıkarmadan bloglarda olurdu. Birbirimizi arkadaş…

2013 Bitmeden…

Yine buralarda sesimin soluğumun kesildiği günlerde de olsam 2013 bitmeden birşeyler karalamam lazım gelirdi :) Yoksa 2014′ e “Merhaba” dediğimizde pek de anlamı kalmayacak yazmamın, sonra nasıl lafa gireceğimi bilemeden debelenip duracağım :)) Öyle uzun uzadıya yaptıklarımı, ettiklerimi anlatacak, geçmiş bir yılın muhasebesini yapacak ya da yeni yıldan dileklerimi madde madde yazacak pek vaktim yok… Yalnız birkaç ay öncesinde kelimelerle tarif ettiğim son 10 yılımda 2013′ e de yer vermiştim ki; 2013 yılı benim için “Farkındalık” demekti. Yazının tamamını okumak isterseniz tık tık. Bu sene pek yazamadım, hatta hala dönemediğim yorumlar da var – affınıza sığınıyorum, geçmiş yıllara nazaran blog dünyasında çokça paylaşımlarım olamadı ama çeşitli sosyal medya kanallarından birçok kişi ile iletişimimizin devam ettiği de aşikar… Kendime söz: 2014′ te daha çok yazmak için elimden geleni yapacağım :) Öyle lafı fazla dolandırmayacağım, maksat hem burası güncellensin, yaşadığımı haber versin son yazı tarihiyle :) Hem de orda olan, bu satırları…

Kelimelere Sığdırdım Yıllarımı…

Benim böyle hayatımın nereye gittiğine dair irdelemelerim, iç hesaplaşmalarım meşhurdur; bıdır bıdır kafamın içinde kendimle söyleşir dururum saatlerce :) Bugün de öyle kendi kendime fikirler arası gezintiye çıkmışken bir soru sordum kendime – böyle de çok kendi kendine oldu ama sonuçta kendi kendime :))) Hem sordum, hem cevapladım anlayacağınız. Hazır kağıda karalamışken cevabımı; oracıkta kaybolmasın, blogumun bir köşesinde de bulunsun istedim. Zaten soruyu sormamla, yılları yazıp yanlarına birer başlık atmam bir oldu. Ben çok düşünürüm diyordum cevaplarken ama beş dakika geçmeden bir de baktım her senenin başlığını atmışım. Kendi kendime sorduğum soru şuydu: “Evet, sevgili Demet, bana son 10 yılını birer kelimeyle özetle. Her yılın bir kelimeyle karşılığı olsun yani, senin için en çok neyi ifade ediyorsa o yıl…” Bakalım, geçmiş yıllarım benim için en çok hangi kelimeyi ifade ediyormuş, neden… 2004 yılı: Sorumluluk Üniversite bitmişti, artık kendi paramı kendim kazanıyordum. Tek başıma eve çıkmıştım; ev kirası, elektrik, su; hepsi…

Kelimelerin Gücü Adına

Sürekli hobilerle dolu bir hayatımız yok malûm; bazen sinirleniyoruz, bazen ağlıyoruz, bazen kahkahalar atıyoruz… Bizi uçurumlardan aşağı iten ya da tam tersi bulutların üzerine çıkaran belki de çok ufak öyle olaylar oluyor ki gündelik hayatta; bazen yazmak istiyor insan… İncir çekirdeğini doldurmasa bile anlatılan; sadece rahatlamak için bile yazmak isteyebiliyoruz… Geriye dönüp baktığında kaleme aldıklarını tekrar okumak, hatırlamak bazen satır aralarında… İçinde bulunduğun zaman için adeta bulunmaz bir terapi, ileride sayfalarını zevkle karıştırabileceğimiz bir not defteri… Bir dönem ne çok yazardım… Zamanında tüm sayfalarını öykülerle doldurduğum ajandam bunun en büyük kanıtı; çocuk gözlüklerimle kaleme aldıklarım, neredeyse tek başıma çıkardığım okul dergileri… Hey gidi günler, heyy :) Bazen yeniden başlamak istiyorum “yazmaya”… İçimden geldiği gibi, o an kafamdan ne geçiyorsa, gördüğüm birşey bana ne çağrıştırıyorsa… Mutluysam da üzüntülüysem de, hayatıma girmiş bir insana ithafen bazen, çocukluğumdan kalma bir anıyla belki de… Haftanın bir gününü blogumda sadece kalemime mi ayırsam diyorum sonra…

Dolmuş Notları

Dolmuşun kapısı zar-zor kapanır; o ağır aksak ilerleyen trafik içerisinde hızlı manevralar yapmaya çalışırken bile dolmuş yeni yolcuları almak için durur. Payınıza düşen alanın bir karıncanınki ile yarıştığı durumda dahi arkalara doğru ilerlemenizi bekleyen bir şoför ile karşı karşıyasınızdır, üstelik kendinizi yumruklara dönüşebilecek tehlikede bir ağız dalaşının içerisinde bulmanız da an meselesidir; kızgın bakışlar, ters sözler, eline bıçak versen o dakika sağındaki – solundakini deşebilecek tipler… Hangi adamın sırtına yapışmış, hangi kadının çantasından tutmuş olduğunuzsa belirsiz… Yolculuğu sağ-salim atlatırsanız ne mutlu size. Dolmuşa binerken bedava yiyecek dağıtılıyormuş da onu kapmaya çalışıyorlarmış gibi üstünüze abanan insanlar; sizin ebatınıza, boyunuza-posunuza, cinsiyetinize bakmadan aldıkları çirkin tavırlarla suratlarına kusmanızı isterler adeta sizden :) Sanki önce veya sonra binmek neyi değiştiriyorsa; yine arkalara ilerliyoruz :) İlerlerim ben, sorun değil; yeter ki karşıma bir kaya parçası çıkmasın zaten. Şu içi dolu, dopdolu sırt çantalarından bahsediyorum canım; külçe taşıyorlar içinde mübarek. Sırtlarından da indirmezler onu, niye çıkarıp…

Geçmiş Zaman Olur ki…

Bazı kelimeler, bazı nesneler insan hayatında büyük yer kaplar; kimimiz için sıradan bir görüntü ya da basit bir kelime kimimiz için derin anlamlar ifade eder. Geçmişin izleridir taşınan ne de olsa; gizli kutuları zamansızca açan… – – – Kırtasiyede gördüğüm bir kutu pastel boya, spiralli bir defter, kokulu bir silgi,… Bambaşka bir dünyaya yelken açtırır bana nerede olduğuma bakmaksızın… Kim bilebilir ki zaten ben bir defteri evirip çevirirken, kendi çocukluğumun üzerindeki tozları alıyorum aynı zamanda… Hem nereden bileceklerdi; spiralli bir defter benim öğrencilik yıllarımın vazgeçilmeziydi ve o sayfalara 05 uçlu kalemle yazmazsam içime sinmezdi ve kaç defterin sayfasını sadece bu yüzden defalarca yırttım ben :) – – – Okumayı-yazmayı hep sevdim. Hamuruma nereden bulaştı, bilmem – annem bana hamile iken çok kitap okuduğunu söyler, acaba etkisi var mı :) En eskilerden hatırladığım, öğle uykusunu hiç sevmememe ve anneme sık sık uyuyormuşum numarası yapmama rağmen bir yaz günü, karşılığında kırtasiye gideceğimiz…

Temmuz Biterken…

Keşke; Hayatımızda birşeyler yolunda gitmediğinde, işin içinden çıkamadığımız durumlarda beş sene ileriye sarabilsek filmin bandını ama saçlarımızda en ufak bir beyaz dahi olmasa, sadece saçımızın modeli değişse mesela… Tıpkı Kavak Yelleri dizisinde olduğu gibi :) Anlamam; Neden bazı fotoğrafçılar düğün hikayesini çektikleri gelin için “Gelinim” derler de damada ”Damadım” demezler :) Nedir bu gelini bu kadar sahiplenme duygusu? Bırakın onu damada, o gün biri varsa gelini sahiplenecek o da damattır; yanlış mıyım? :) Kutlarım; Kendimi :) Bir ay boyunca kredi kartına elimi sürmeden onsuz yaşayabileceğimi ispatladım kendime. Paran yoksa harcayamamak ne kadar acı olsa da bir gerçek. Kendime motive edici bir not: Ama, beklenen gün gelecekse çekilen çile kutsaldı, değil mi? :)) Elveda taksitli hayat… İsterim; Renk renk çiçekli, böcekli kumaşlar… En rahatından elbiseler dikeyim kendime, tiril tiril giyineyim şu sıcaklarda… Bir de olfa bıçağım olsun benim de; dümdüz keseyim kumaşı, elimde mezura ile saatlerce koşmayayım matematiksel hesaplar peşinde :))…

İnşaata da Başlarım Ben Yakında…

Dün akşam kucağımda dizüstü bilgisayarım; tam yeni yazımın fotoğraflarını düzenleyeceğim. Birden sarsılınca alttan altan, neye uğradığımı şaşırdım ve istem dışı olarak bilgisayarın kapağını kapatıp “Deprem oluyor” diye bir feryatla ayağa fırladım. Beni sakinleştiren eşim olayın psikolojisini atayım diye “Hadi bir hava alalım” dedi, sonra da başladı bana gülmeye. Aklına takılan, neden o esnada bilgisayarı kapatmaya çalıştığım olmuş. Çok düşünceliyim; Allah korusun, ev çöker filan tepeme, bilgisayarım açık bir halde gümbürtüye gitmesin, değil mi? :) Şimdi kendime güldüğüme bakmayın siz, o an panikleyince insan ne yaptığını bilmiyor ki… İzmir’ de depreme alışmış bir bünyemin olması gerekirken hala her hissettiğim sarsıntıda dizlerimin bağı çözülüyor. En güzeli hissetmemek aslında; o zaman birilerinden duyduğunda sanki uzak bir yerlerde deprem olmuş da haberleri dinliyormuşsun gibi geliyor… Daha az tedirgin edici hiç değilse… Bir keresinde hiç unutmam, İzmir’ de iken bir deprem olmuştu da –gerçi orda sürekli sallanıyordum- sabah ofiste ayaktayım, elimde bir bardak çay var,…

Bi’ Merak

Anlatayım; 08.30-18.00 arası çalıştığım tam zamanlı bir işim var. Cumartesi-Pazar günleri hariç haftanın beş günü işyerinde sürekli bilgisayar başında kafa patlatırım. Daimi olarak monitöre yakın yaşayanlardanım dediysem ne yazık ki bu istediğim her an internete girebileceğim anlamına gelmez. Çalıştığım firmanın kuralları kapsamında internete girmek yasak. Doğru duydunuz. Google’ ın ana sayfası ve işle ilgili birkaç site hariç hiçbir link uzantısı çalışmaz, denemelerinizde karşınıza çıkan renkli uyarılarla acı gerçeği derinlemesine anlarsınız :) Yani, ben çalışırken biraz mola deyip sevdiğim hiçbir blogu okuyamam, işlerimi bitirdiğimde özel maillerimi kontrol edemem, hiçbirinizin Twitter muhabbetlerine ortak olamam, sanal gezintilere çıkamam. İlk başlarda fazlasıyla koydu (argo oldu ama bu kelimeden daha iyi bir kelime yoktu durumu anlatabilmem için) 9 aydır böyle yaşıyorum, henüz ölmedim :)) Şirket kuralları işte; uymaktan başka çözüm yok. Birkaç kendini bilmezin yüzünden yasaklanmış zamanında. Hak veririm, yönetim de çalışma düzenini bir sisteme oturtmak zorunda. Yalnız bir taraftan da üzülürüm, kurunun yanında yaş…

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Gezinme